Skip to content
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size blue color orange color green color

Uzungöl Web Sitesi

ANASAYFA arrow KÜLTÜR
KÜLTÜR
Bu günü deyil Gecmisi unutmadan dostluk kuralim Yazdır E-posta
Yazar murat Mebus AYGÜN   
SONUNA KADAR OKUYUN VE DOSTLUK İPLERİNİZİ KOPARTMAYIN.....



DOSTLUK İPİ
Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş 
 makinesi ve Küçücük bir dükkânı varmış.
Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama
Pek az para kazanırmış.
Çok soğuk bir kış gecesi dükkânı kapatırken
elektrik Sobasını açık unutmuş ve çıkan
yangın onun felaketi olmuş. Artık
Ne bir işi varmış ne de parası.

 
 
 
 
Günler boyu iş aramış ama bulamamış. 
Yük  taşımış,Bulaşıkçılık yapmış,  yine de 
Evinin Kirasını ödeyecek kadar para  
Kazanamamış.

 
 
 
 
Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir
  Bavula  sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini.  
Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki  
Parktan başka gidecek yeri yokmuş.  
Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında.

 
 
 
 
Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta
Otururken, kocaman bir araba yanaşmış  kaldırıma. 
Arka kapıyı açmaya çalışan Şoförü kızgınlıkla yana itmiş 
  arabadan inen yaşlı adam,  
'Yalnız bırakın Beni, parkta dolaşırsam  belki  sinirim geçer'  
diye söylenmiş.Zengin bir  işadamı olduğu her 
halinden belli  olan ihtiyar, birkaç  
Adım attıktan sonra bankta  titreyen  terziyi görmüş.

 
 
 
 
Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle.
Birden siniri Geçiveren ihtiyar, 
'Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur,  
Ona nasıl  yardım etsem acaba?'  
diye düşünmeye başlamış.  
 

 
 
 
 
Oysa terzinin düşlediği  paltonun
sıcaklığı değilmiş.
O, çok kalın Ve kaliteli bir kumaştan üretilen  bu
paltonun sahibine hiç de
Yakışmadığını ve onun vücuduna
uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş.

 
 
 
 
Yaşlı işadamı terzinin yanına yaklaşıp,  
'Ne o evlat, bu ayazda parkta  
Donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim'  
 deyince, 'Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece 
bu paltonun size göre  olmadığını  
Düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi 
olduğunuzdan şişman  göstermiş'

 
 
 
 
Diye yanıt vermiş terzi.  
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli  şaşırmış. 
Çünkü o da  üzerindeki  
Paltoya onca para ödediği halde  
 Kendisine  bir türlü yakıştıramıyormuş.

 
 
 
 
'Soğuktan titrerken nasıl böyle bir
şeye dikkat edebiliyorsun?'  
 Diye soran yaşlı adam,
'Ben terziyim'
yanıtını alınca
'Benimle
Gel, hayat hikâyeni yolda anlatırsın'
diyerek arabaya  bindirmiş.

 
 
 
 
Bizim terziyi. Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki
dönüm noktası olmuş.
Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz
kalmasına çok üzülen
İyiliksever yaşlı adam, terziye  bir dükkân
açmasına yetecek kadar para
Vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi
giysilerini bu genç adamın
Dikmesiymiş.

 
 
 
 
Terzi yeniden bir işe hem de  kendi işine başlamanın
heyecanıyla deliler
Gibi çalışmaya başlamış. Bu  arada yaşlı işadamı da
desteğini esirgemiyor,
Onu kendi çevresinden zengin kişilerle
tanıştırarak yeni siparişler
Almasını sağlıyormuş.

 
 
 
 
Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş,
sonra da pek çok ünlü
Marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık
'ünlü işadamı'
diye anılır olmuş.
Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş.
Terzi çok büyük bir iş
Bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş
ve uçağa yetişmesine
Az bir  zaman varmış.

 
 
 
 
Biraz sohbet ettikten sonra  
Yaşlı adam birden fenalaşmış,  kalp krizi geçiriyormuş. 
Hemen bir  
Ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmış.
Yeni  işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği  
İçin uçağa yetişmiş.

 
 
 
 
Yaşlı  adam krizi atlatmış ve uzun sure hastanede yatmış,
bir yandan da Sadece bir  kez telefon ederek  
durumunu soran terziyi bekliyormuş.  
Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan  
oraya koştururken  
bir  türlü yaşlı adamı  ziyarete gidememiş.

 
 
 
 
Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş 
ki bu sefer de utancından yaşlı adamın
Kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra 
terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış.
Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış  
ve  elinde kala kala yine

 
 
 
 
küçücük bir dükkân kalmış. 
Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş
hemen nerede hata yaptığını
sormak için. Son derece kırgın olan 
ihtiyar yine de onu kabul  etmiş 
ama  anlatacağı öyküyü dinledikten
sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.

 
 
 
 
Ve başlamış anlatmaya:
'Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. 
Ormandaki bir kulübede 
Yaşar  ve   odun keserek hayatını  kazanırmış. 
Bir gün kulübesinde  
Yangın çıkmış ve bu  yangın bütün ormanı kül etmiş.
O çevrede kimse ona 
  güvenip iş  vermeyince,  çıkınını alan oduncu,  
eşeğine binip yola  koyulmuş.

 
 
 
 
Ağaçların arasında yürürken birinin  kendisine
seslendiğini duymuş.Başını  kaldırınca konuşanın
bir bülbül olduğunu görmüş.
Bülbül ona
'Senin haline  çok üzüldüm, şimdi öyle
Bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı  
söylemeye
Başlayacak, sen de onunla gösteriler
yapıp çok para kazanacaksın'

 
 
 
 
Demiş. Gerçekten de eşek  birbirinden güzel şarkılar  söylemeye  
Başlamış.
Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı 
söyletiyor ve  herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş.
Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün
Yine  bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım
İsteyen sesini duymuş oduncu. 

 
 
 
 
Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek  
Üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama
 gösteriye gitmemeyi, onca  
Parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına
bakmadan  kaçmış oradan. Gösteri  
başladığında  ise eşeği her zamanki gibi
güzel şarkılar söylemek yerine

 
 
 
 
Sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan  
izleyicilerin elinden  
Canını zor kurtarmış.  
İşte o zaman bülbül ölünce
büyünün bozulduğunu anlamış.

 
 
 
 
Ben de  senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün,
büyü de o yüzden
Bozuldu.  Keşke  güzel giysiler dikerken
dostluk ipliğini
Koparmasaydın...'
Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi,
çünkü söyleyecek bir
Sözü  yokmuş...

 
 
 
 
DOSTLUK İPLERİNİZİ
KOPARMAMANIZ DİLEĞİYLE....... 
ONUN SÖYLEYECEK BİR ŞEYİ YOK AMA
BEN SÖYLEMEK İSTERİM

Bu yazıya ilk yorumu yazın | Favori olarak ekle (0) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 215

 
RUMCA GERÇEĞİ Yazdır E-posta
Yazar Mustafa ÖZTÜRK   

RUMCA GERÇEĞİ ve SAYILAR
Değişik din, dil, ırk ve kültürlerle harmanlaşmadan devletlerin veya milletlerin büyümesi imkânsızdır. Bu büyümede olması gereken, milli değerlerini terk ve yabancı kültüre teslim olmak değil; bu farklı unsurları kendi  kültür havuzunun içine eritilebilmektir.
Milletin temel direği ve hayat kaynağı dildir. Dilin tarihi ile milletin kaderi arasında çok zaman paralellik vardır. Dilin yozlaşması, akabinde milletin ve milliyetin yozlaşmasını getirir.
Dilin oluşumunun önceliklerinden ve temellerinden biri de sayılardır. Dolayısıyla kendine ait sayı dili olmayanın tarihte milliyeti de olmamıştır.
Bir toplumda dil, din ve diğer değerlerin hepsi değişmesine rağmen eğer sayıları değişmemişse, o toplum yeni anlayışa henüz tam teslim değildir.
Tarih boyunca değişik sebeplere bağlı olarak çok toplumlarda milliyetler değişiyor, dil değişiyor, din değişiyor ama sayılar kolay kolay değişmiyor veya çok zor değişiyor. Çünkü kişi, kurum ve kuruluşlar yaşantılarının her kesiminde en çok sayılara ihtiyaç duyarlar ve sayıları kullanmak zorunda kalırlar. En çok kullanılanlar da en zor değişendir veya değişmezdir.


Rumca gerçeği
50 sene öncesi Çaykara’nın dağ köylerindeki geleneklerin ve diğer değerlerin çoğu, 300-500 sene öncesiyle çok paralellik arz ederdi. Çünkü küçük, dar ve kapalı bir toplumda, dünyadan adeta tecrit olmuş bir yerde, 300-500 yılda büyük kültür değişimini beklemek imkânsız denilecek kadar zordur. Bir çok geleneğini koruyacağı gibi, dilindeki sayıları unutması da asla mümkün değildir.
Anadolu’da bin yılın çok öncesinde olan etnik diller günümüz gelebilmiştir ve hatta lehçe farklılıklarına rağmen varlıklarını devam ettirebilmişlerdir.
Yapılan araştırmalarda 40-50 sene öncesinde, Trabzon yöresinde hiç Türkçe bilmeyen ve yalnız Rumca konuşan yaşlı ninelerimiz veya dedelerimiz vardı.Bunlar, Rumca sayıları bilmezlerdi. Hatta Rumca haftanın günleri o günden bu güne kadar gizemliliğini korumaktadır. 


Rumca sayılar
Enan:1, dio:2,  triya:3, desera:4, benda 5... Bitti.... İlerisini belirtmeğe gerek yok  çünkü beşten yukarısı Türkçe sayılardır! Bu durum yalnızca  çaykarada değil, Rumca konuşan bütün köylerde yanılmıyorsam aynıdır.Rumca sayılar ve haftanın günleri halk için meçhuldür. Küçük bir coğrafi parçada Rumca, ilçeden ilçeye ve yakın köyler arasında çok farklılık gösterdiği gibi konuşulan lehçe, gelenek ve folklorda bariz ayrılıklar görülür. Bu durum bir çok tarihçinin tezini doğrulamaktadır. O da farklılığın farklı boylara ve kültürlere dayanmasından, daha doğrusu Yunanlı olunmayışından kaynaklanmasıdır.
Rumca konuşulan yerlerde Rumca sayıların bilinmemesi yalnız Türkçe sayıları kullanılması, yörenin kimliği hakkında kesin sonucu belirlemektedir ve o da Türk kimliğidir.  Ne mutlu Türküm Diyene       

Saygılarımla...

Yorumlar (12) | Favori olarak ekle (0) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 3724

 
Mehmet Şükrü ÖZEN(ŞAKİR EFENDİ) Yazdır E-posta
Yazar Hilmi KANIK   

Tayyar ÖZEN-Ş.Şükrü ÖZEN

UZUNGÖLÜN YETİŞTİRDİĞİ ÜNLÜ KİŞİLER

MEHMET ŞÜKRÜ ÖZEN

Değerli Uzungöl Dergisi okuyucuları. Bizler Uzungöl Dergisi olarak Beldemize hizmet etmiş olan büyüklerimizi sizlere tanıtmaya ve onların isimlerini yaşatmaya çalışacağız. Dergimizin bu sayısında Uzungöl'ümüzün ilk öğretmeni, Beldemizde okulu açan ilk ismi Rahmetli Şakir Efendiyi(Mehmet Şükrü ÖZEN) sizlere tanıtmaya çalışacağız.

Öğretmen Şakir Efendi (Mehmet Şükrü Bey) 1874 yılında o zamanki adı ile (Şerah'ta) Uzungöl'de dünyaya geldi.

Şakir Efendi küçük yaşta annesini kaybeder ve üvey anne elinde eziyet görür. Durumu gören ve akrabaları olan ALİBEYOĞULLARI onu himayelerine alarak Trabzon'da marangoz olan Polat Amcasına teslim ederler. Amcası Polat bu çocuğu okutmak ister ve 7(yedi) yaşında iken yatılı olarak RÜŞTİYE mektebine kaydını yaptırır. Bu okulu başarı ile bitirdikten sonra İDADİ'ye(Lise) başlar. Artık burada bütün gücünü okumaya vererek PEKİYİ derece ile mezun olur. Onun gerek Rüştiye ve gerekse İdadi'yi üstün başarı ile bitirmesi okul yönetiminin ilgisini çekmiş olacak ki onu mezun olduğu İdadi'de Matematik Derslerini vermek üzere Öğretim Görevlisi olarak öğretmenliğe başlatırlar. Bu Kutsal göreve başlarken üç önemli şey aklından asla çıkmaz. Bunlardan birincisi kendisine teslim edilen öğrencileri en iyi şekilde yetiştirmek, ikincisi çocukluğunun çilekeş yaşantısını gelecek nesillerin yaşamaması için çalışmalarına ona göre yön vermek. Üçüncüsü de kendisinin Büyük Bir İdeal olarak Benliğinde taşıdığı CEHALET ve MUHTAÇLIKLA savaşmaktı.Bunda da büyük başarılara ulaştı. Mehmet Şükrü Bey İdadi'de öğretmen iken rahatsızlanır ve romatizmaları artar. Heyet raporu ile Gümüşhane Merkezde çalışmasının sağlığı açısından daha uygun olacağı beyanı ile Gümüşhane'de aynı görevle görevlendirilir.Gümüşhanedeki görevinden sonra kendi isteği ile Trabzona bağlı Yorma daha sonra da Sürmene,Of peşinden Çaykara Maraşlı(Paçan) Köyü son olarak kendi isteği ile doğduğu yer olan Şerah(Uzungöl)ta 1930 yılında göreve başlar. Bu yaşam öyküsünün belki de en ilginç yanı Of Kazasından ilk defa bir öğretmenin çıkması ve Yeni Yazının Kabulü(1928) ile birlikte ETKİN AYDINLANMA çalışmalarına hız vermiş olmasıdır. Uzungölde Okul bulunmadığı için Öğretime bir medresede başlar(1930-1933) Bundan sonra 1933 yılında köylüler ile birlikte el ele vererek 18 ay içerisinde Modern sayılabilecek bir okulu bitirerek Öğretime açar.(1933) Son yıllarını kendi ve Çevre Köylerden gelen öğrencilere adadığı gibi,Osmanlıdan sonra kurulan Türkiye Cumhuriyetinin tüm niteliklerini onlara aşıladığı gibi yetişkinlere de GECE HALK DERSHANELERİ açarak okuma yazmanın gerekliliği yanında hayat içinde de gerekli olan Yaşam Kültürünü vermek uğruna büyük çaba sarfeder. Ve nihayetinde 40 yıldan fazla emek verdiği mesleğini 1938 yılında noktalayarak Emekli olur. Vatana ve Büyük Türk Ulusuna bir çok seçkin ve nitelikli insan yetiştiren Mehmet Şükrü ÖZEN(Şakir Efendi) Temmuz 1960 Yılında aramızdan ayrılarak ebediyete intikal etmiştir.

Ruhun Şad Olsun Öğretmenim. Uzungöl Halkı bizlere verdiğin emeği hiçbir zaman unutmayacak. Uzungölümüzün ilk Öğretmeni Şakir Efendi(Mehmet Şükrü ÖZEN)

Bir sevdadır Uzungöl Tarihi ile,geçmişi ile ve bu günü ile

Yorumlar (1) | Favori olarak ekle (0) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 590

 
İLİM ADAMLARIMIZ (GAGOŞİM MUHAMMET EFENDİ) Yazdır E-posta
Yazar Hilmi KANIK   

GAGOŞİM MUHAMMET EFENDİ

18.Yüzyılın sonlarında vefat eden Hacı Gagoşim Muhammet Efendi son tahsilini ,Araklı’nın Os Köyünde doğup Bayburt’ta ölen Hacı Hasan Efendi’den tamamlayarak Uzungöl’e(Şerah) dönmüştür.Gagoşim Efendi icazet alıp ayrılırken Os’lu Hoca ağlamış ve demiş ki:

  “MUHAMMET EFENDİ İLMİ KARADENİZ’E GÖTÜRDÜ.ONUN İÇİN AĞLIYORUM”

   Kısaca bu açıklamayı yaptıktan sonra hala çözülemeyen fetvalar şunlardır.

1-  Bir yatakta doğum yapan iki kadın, bir erkek bir kız dünyaya getirdiler.Doğum anında yanlarında ebe gibi kimseler bulunmadığından, kadınlar doğan çocuklardan hangisinin kimin çocuğu olduğu konusunda ihtilafa düştüler.Konu Fetva olarak Hacı Gagoşim Efendi’den soruldu.Hoca Efendi şöyle fetva verdi:

“Doğum yapan iki kadın, hacimleri aynı olan iki kaba, ayrı ayrı sütlerini sağsınlar ve bu kapları hassas bir terazi ile tartsınlar.Sütü ağır gelen kadın erkek cocuğun anasıdır.Çünkü erkek sütü kız sütünden daha ağırdır”dedi.

2-     Osmanlı Devlet Rüesasından bir zatın ikinci evliliğinden bir çocuğu doğuyor.

Ve baba ölüyor.Ölen şahsın evvelki hanımından olan çocukları,ikinci evliliğinden doğan çocuğa babalarının malından miras vermiyorlar ve diyorlar ki:”Sen bizim kardeşimiz değilsin.Çünkü bizim babamız sen doğduğunda çok ihtiyardı.”Bunun üzerine ikinci evlilikten doğan  çocuk, diğerleri ile kardeş olduğunu ispatlamak için zamanın Alimlerine müracaat eder.Çünkü o zamanda bu günkü gibi teknik ve imkanlar mevcut değildir.Neticede kendisini Gagoşim Efendi’ye gönderirler. Durumu dinleyen Hoca Efendi kendisine şu fetvayı verir.”Git babanın kabrini aç ve kemiğinin üzerine parmağından kan akıt.Eğer parmağından akan kan babanın kemiğinin içine sızarsa sen o babanın çocuğusun.Yok eğer sızmazsa sen o babanın çocuğu değilsin.”

3-     Sadrazam damatlarından birisi eşini üç talakla boşuyor ve sonradan pişman oluyor.

Tüm Osmanlı alimlerini dolaşıp çare arıyor.Ancak hepsi olumsuz cevap veriyor.Gagoşim Efendi ise Arapça yazılmış MEŞİHAT fetvasını yanlış buluyor.Fetvadaki bir vav harfinin HALİYE yani HAL olarak okunmayıp ATIFE yani BAĞLAÇ olarak okunmasında MEŞİHAT Makamı yanlış yaptı diyerek fetvayı bozdu.Bunu Haber alan Osmanlı Meşihatı Gagoşim Efendi’yi İstanbul’a suçlu olarak çağırdılar.Şerahlılar Hoca Efendi’yi İstanbul’da idam edecekler diyorlardı.Yüksek Din Kurulu Hoca Efendi’yi sorguya çekerek “Sen ne cür’etle meşihatin fetvasını bozarsın” dediler.Hoca Efendi şöyle cevap verdi.

“Fetvayı ben bozmadım.Fıkıh kitapları bozmuş.”Falanca kitabı getirin” dedi.Kitabı getirip okudular.İbaredeki hal VAV’ını bağlaç VAV’ı şeklinde okudukları için yanlış mana verdikleri anlaşıldı.

   Osmanlı Yüksek Din Kurulu Hoca Efendi’ye Yüksek Alim Kıyafeti vererek Taltif ettiler ve Yüksek Din Kurulunda kalmasını teklif ettiler.Kabul etmedi ve Şerah’a dönerek ders okutmaya devam etti.Çevreyi aydınlatacak alimler yetiştirdi.Yüksek Talebelerinden olan Hacı Zilik Muhammet Efendi Trabzon havalisinde talebe yetiştiren talebelerindendir.Allah Rahmet Eylesin.Amin…

   Öteden beri Şerah’ta Yüksek derecede din alimleri yetişti.Mesela Trabzon Müftülüğü, Gümüşhane Müftülüğü yapan Yüksek derecede din alimlerimiz olduğu bilinen bir gerçektir.Üzülerek söylemem gerekir ki böyle ufku geniş alimlerimiz yok denecek kadar azaldı veya halkımız tarafından değerlendirilmeye tabi tutulmadı.En büyük eksiğimiz mevcut değerlerimize iltifat göstermememizdir.Çünkü değerli hizmetler iltifata tabidir.

   Uzungöl adına degi,broşür ve tanıtım faaliyetlerinizi tebrik eder,devamını gönülden beklerim.


            Uzungöl,Şerah,gönülde ferah

            Tabii güzel etti yaradan Allah

            Tanıt beldemizi,olmasın günah

            Tanıma,tanıtma dinin emridir.

                        Ufku Geniş kültürlü çıksın meydana

                        Rahmet olsun deriz,doğuran ana

                        Kültürlü insan değer bir cana

                        Alimler çoğalsa cehalet erir

            Bilgili insanlar çıksın ileri

            Cahil insanların var mı değeri

            Öne geçmesin cahil serseri

            Cahillik topluma ne fayda verir

                        “MEGO”lar geçti sosyal hayatta

                        Duman Oğlu geldi peşinden hatta.

                        Namu Şöhret yaptılar çevrede Of’ta

                        Böylesi tarih yapar,kendi nam verir

            Çalış bölgeye,şöhrete değil

            Kibir rüşvete,eyleme değil.

            Kibrin öncüsü ilk Ebu Cehil

            Doğru çalışan değer gösterir

                       Beldeler halkı ile değer kazanır

                       Yüksek şahsiyetler meydanı alır

                       Şahsiyetsiz kişiden millet usanır

                       Halkın içine velvele verir

             Salih gel uzatma kısa kes sözü

            Katkı yap beldene yücelsin özü

            Kötü davranan görmez gün yüzü

            Yüksek şahsiyete tarih şan verir.

Yorumlar (1) | Favori olarak ekle (0) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 540